Ben İngiltere’deyken annemler yeni bir eve taşındılar. Annem telefonda bana sordu, “Geldiğinde bizimle oturacak mısın? Sana oda hazırlayalım mı?”. “Hayır anne” dedim “ben döndüğümde İstanbul’da yaşayacağım.” Ani bir soruya verilmiş ani bir cevaptı. Oysa İstanbul’da hiç kimsem yoktu. Ne bir akrabam, ne bir tanıdığım. Sadece bir arkadaşım iş bulup yerleşmişti o kadar. İki kere de günübirlik iş görümesine gidip dönmüştüm. Tüm İstanbul bilgim Beşiktaş’tan Üsküdar’a motor çalıştığı ve Taksim Meydanı’ndan ibaretti.
Hep yaptığım gibi, sonunu düşünmeden, atlayıverdim İstanbul’a da. Aralık ayıydı, karlı bir kıştı. Arkadaşımın Kabataş’taki muhteşem manzaralı evinde kalıyor, gündüzleri Beyoğlu, Cihangir ve Taksim’de ev arıyordum. Tipik bir Ankara’lı alışkanlığı, evimle işimin yakın olması gerekli diye düşünmüştüm o zamanlar. Bana Beşiktaş’a da bakmamı ilk söylediklerinde, “nasıl yani?” dedim “her gün dolmuşla mı gidip geleceğim işe?”. Kışın ev bulmak kolay değildi. Üstelik ödeyebileceğim kira ortalama oturulabilir ev fiyatlarının çok altındaydı. Emlakçılar “Ankaralı bir kuş düşmüş, hem de tek başına!” muamelesi yapıp, izbe bodrum katlarına iki misli fiyatlar söylüyorlardı.
Çok güzel bir ev buldum İstiklal Caddesi’nin bir arka sokağında. Yüzyıllık bir apartmandı. Ev sobalıydı, banyosu da bildiğimiz banyolara benzemiyordu ama pembe duvarları ve yüksek tavanı çok hoşuma gitmişti. Babama telefon edip evi tarif edince kıyamet koptu. Başlangıçta durgunlaşan sesi “ama baba ev Beyoğlu Ekipler Amirliği’nin tam karşısında, çok güvenli” deyince birden hidddetlendi ve bağırmaya başladı. “Sen burayı İngiltere sandın galiba, burada polisten de uzak durmak gerekir” dedi. Böylece benim de Beyoğlu’nda oturma hayalim sona erdi.
İşe başlamama 3 gün kala Beşiktaş’da Asariye Yokuşu’nda yıkık dökük durumda bir giriş katı tuttum sonunda. Ev önden yolun biraz üstündeydi ama arka odanın camları nerdeyse tavana değiyordu ve toprak hizasındaydı. Evde rutubetten duvarlardaki badanalar bile akıyordu. Hayatımda hiç sobalı bir evde oturmamıştım. Bir katalitik sobayla ısınmaya çalışıyordum. Yine de mutluydum çünkü benim evimdi. Duvarlarda film afişleri, kitaplarım, kırmızı kanapem, hep hayalini kurduğum gibiydi. Ondan sonra pek çok evde oturmama ve hatta ev almama rağmen, oturduğum hiç bir evde kendimi oradaki kadar “evimde” hissetmedim.
Bu evde doğal yaşamı tanıma imkanı da bulmadım değil. Bir gün koltukta oturup televizyon izlerken, önümden bir şey geçti. Tipik bir apartman çocuğu olarak önce ne olduğunu anlamadım. Sonra bir baktım küçük bir kertenkele yavrusu halımın üstünde yürüyor! Başka bir gün ise mutfak dolabından çıkardığım tencerenin içinde akrep gördüm.
Karşımdaki dairede gececi bir taksi şoförü ve karısı oturuyordu. Kadın da kocasıyla aynı ritmi tutturduğundan genelde geceleri uyanık oluyor, gündüzleri uyuyordu. Onun orada olduğunu bilmek içimi rahatlatıyordu. Çünkü evin camlarında demir yoktu, sıcak günlerde cam açık yattığımdan çok rahat herhangi birisi adımını atıp içeri girebilirdi. Annem hala “kızım sen o evde nasıl yaşadın?” der durur.
Evin berektinden sanırım bir sürü insanla tanıştım, çok arkadaşım gelenim gidenim oldu birden bire. Sonra aramızda “dergah” demeye başladık orası için. Çok merkezi olduğu için herkes mutlaka bir kez uğrar, artık duruma göre bazen Ortaköy’e ya da Beyoğlu’na çıkardık ya da evde çay demler sohbet ederdik. Zorda kalan arkadaşlarım için garsoniyerlik yapmaktan tutun da, İstanbul’a yerleşmek için gelen Ankara’lı arkadaşlarımın da ilk uğrak yeri oldu zamanla.
Ev soğuktu, rutubetliydi ama içinde huzur vardı. Kapıyı kapattığımda beni tamamen dış dünyadan soyutlayan bir çatıydı üstümde. Neyi nasıl istersem öyle yapabildiğim, hükümranlık alanımdı. Bazen günlerce ortalığı toplamadığım olurdu, yerdeki elbeselere bakıp mutlu mutlu dolaştığım. Bazen de titizliğim tutar, her yeri pırıl pırıl yapar, herkese “ayaklarınızı kapıda çıkarın!” diye fetva verirdim.
Çamaşır makinem yoktu, daha doğrusu vardı da yoktu. Annemin kardeşimin bezlerini yıkamak için 15 sene önce aldığı turuncu renkli plastik “sempati” marka çamaşır makinesini saymazsak. Evde balkon olmadığı ve evin içinde kuru olan çamaşırlar bile durdukları yerde ıslandıkları için yıkadığım çamaşırları çatıya çıkıp, oradaki ipe asardım. Çatıdan bütün ihtişamıyla deniz görünürdü. Kendimi Napoli’de ya da denizi gören başka bir İtalya şehrinde hayal ederdim.
Mekanların da enerjisi olduğuna o evde otururken inanmaya başladım. Şimdi İstanbul’daki altıncı evimde oturuyorum ama o ev başkaydı. Oradan taşınalı 12 yıl olmasına rağmen hala o yokuşun önünden geçerken içim bir hoş olur. Sanki o evde bir şeyimi bırakmışım gibi gelir. Belki de ilk gençliğim ve yaşama ait umutlarımdır onlar bilmiyorum.
“Şimdi ay usul, yildizlar eski
Hatiralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.”
Murathan Mungan
Meltem Tolunay
İlk kez 28 Ekim 2004’te Kahve Molası’nda yayımlandı.
