Sol tarafımda deniz, yağmurun ıslattığı sarılı kırmızılı güz yapraklarına basarak yürüyorum. Rüzgar soğuk esiyor ama yine de üşümüyorum. Bazen soğuk insana iyi geliyor; kapıldığı rehavetten üstüne ancak bir bardak su atılınca uyanıveren birisi gibi hem irkiliyor, hem ayılıyorum.
Kimi zaman insan bir yoldan geçiyor, o yolun hayatını belki bir gün, belki üç yıl sonra nasıl da değiştireceğini bilmeden. Yani bir nevi yaşanacakların fragmanını görüyor ama filmin tamamını anlayamıyor. Benim çok başıma geldi, hala da geliyor. 10 yıl önce tesadüfen tanıştığım ve sonra bir daha görüşmediğim bir insan pat diye hayatımın içine dalıyor ya da ben kendimi onun hayatında buluveriyorum. Ya da tanıştığımda hiç önemsemediğim, herhangi biri sandığım birisi yaşamımın iplerini elinde tutuveren bir kukla oynatıcısına dönüşüyor.
Artık öğrendim, ben de tanıştığım her insana daha dikkatli bakıyorum, geçtiğim yollara ekmek kırıntıları, küçük taşlar, işaretler bırakıyorum bir daha geçişimde bana yol göstersinler diye. Yolumu kaybedip daldığım bir sokakta artık küfretmek yerine, “neden buradayım, şimdi, tam da bu anda?” diye soruyorum. Neyi görmeliyim, kime bakmalıyım?
Hala filmin tamamını anlayamamakla birlikte, artık en azından bir kere girdiğim çıkmaz sokakları, geniş bulvarlar sanmaktan ya da öyle olmasını umut etmekten kendimi alıkoyuyorum. Bu insanlar için de geçerli. Sorgusuzca hayatıma giren ya da değişmeyeceğini bile bile değişmesini umut ettiğim insanlardan uzak duruyorum ya da onları öyle kabul ediyorum, etmeye çalışıyorum. Çokça huzur, derin bir sessizlik, küçük sevinçler istiyorum. Birlikte susacağım insanları istiyorum yani, konuşacaklarımı değil. İnsan birlikte susarak da çok şeyi duyabilir, en çok da kendi içini.
Hiçbir şey hiçbir zaman tam olmuyor, bazen zaman, bazen kişi, bazen ortam yanlış oluyor, uymuyor. İnsan böyle anlarda sahneye yanlış yerde giren bir oyuncu gibi, seyirciyle karşı karşıya kalıyor, söyledikleri ya geç ya erken olduğu için anlamsızlaşıyor, boşlukta yitiyor, önemini kaybediyor. Hani doğum gününüzde gelen hediyeleri açarken çıkan güzel bir armağanı size başka birisinin vermiş olmasını ummanız gibi ya da gelen bir mektubun, yazılanlar ne kadar güzel olursa olsun, mektubun sahibinden değil, size hiç mektup yazmayan ya da sizin istediğiniz şeyleri yazmayan birinden gelmiş olmasını içinizden geçirmeniz gibi.
Ben bu yoldan yanımda başka başka insanlarla, başka başka ruh hallerinde kaç kez geçtim, kim bilir? Kiminde yapraklara basıp, çıkardıkları sesi dinledim, kiminde içinde kaybolduğum bir başkasının gözleriydi. Hep solumdaki denize baktım ama kiminde bir gemiyle uzaklara gitmeyi hayal ederken, kiminde kendimi o sulara atmayı düşündüm. Bazense ayaklarımı sokup bir çocuk gibi oynamayı. Şimdi hüzünlü bir sonbahar öğleden sonrası yağmur yağarken tek başıma yürüdüğüm bu yoldan gün gelecek üzerimde çiçekli bir elbise, eteklerim uçuşarak geçeceğim. Rüzgarsa bugünkünün aksine sadece saçlarımı uçuracak yavaşça. Daha önce gözyaşlarına boğulduğum bir banka oturup, nereden geldiğini bilmediğim bir fesleğen kokusunu içime çekerken, sık sık saate bakacağım, mırıldanarak:
Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!
Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
Gerisi sadece gök ve toprak.
Fernando Pessoa
Bu yazı ilk kez 7 Kaısm 2005’te Önceekmek’te yayımlandı.
