Bazı insanlar vardır, bu dünyaya kendi hayatlarını yaşamaya değil, başkalarına hayatın farklı yüzlerini göstermek için gelirler. Onlar aslında hayat filminizin figüranlarıdır ya da yardımcı oyuncuları. Rolleri bitince çıkıp giderler ama onlar gitse de söyledikleri ya da yaptıkları sizin hayatınıza damgasını vurur. Hiçbir şey eskisi gibi değildir, olamaz da.
1996 yılının Şubat’ında bir gün işyerindeyken telefon çaldı. Çok sevdiğim bir dostum, ağlamaklı bir sesle hoş beşten sonra şöyle dedi:” Biliyor musun Sevinç biriyle tanışmış tatilde ve birbirlerine aşık olmuşlar” Ben iş ortamında rahat konuşamadığımdan ve konuşmayı kısa kesmek istediğimden hemen sormuştum, “Peki sen niye bu kadar üzgünsün?” Aldığım cevap karşısında susmuştum. “Çünkü onlar tanıştıktan bir hafta sonra, çocuk kanser olduğunu öğrenmiş.”
Çocukken çok darbe alıp kendini sürekli kollamak durumunda olan herkes gibi, ben de önce en kötü olasılığı aklıma getirdim, şimdi yazarken çok utanıyorum ama gerçek bu. “Yok canım, o mutlaka daha önceden biliyordur kanser olduğunu ama Sevinç’e bilerek daha sonra söylemiştir.”
Aslında bunun hiçbir önemi yoktu, o ölüyordu, ama bu cevap biz insanların ne kadar duyarsız, ne kadar acımasız olduğunu gösteriyordu bir bakıma şimdi düşününce farkediyorum.
Çaresi olmayan bir kanser türüne yakalanmıştı. Henüz 25 yaşındaydı ve ben onun adından ve arkadaşıma aşık olduğundan başka hiçbir şey bilmiyordum onun hakkında. O kadar kendimle, kendi dertlerimle meşguldüm ki çok da önemsememiştim başlangıçta. Hani çoğumuzun e-postalarına gelen acil kan aranıyor mesajlarını çoğu zaman okumadan sildiği gibi.
İlk tanışma gergindi. İnsan kanser olan birine karşı nasıl davranacağını bilemiyor. Ya çok konuşup gereksiz espriler yapıyor, ya da tamamen suskunlaşıyor. Hatırlıyorum da benim çeneme vurmuştu o gün. Ha bire espriler yapıp milleti güldürmüştüm. O da espriye espriyle karşılık vermiş, ortam durduk yerde her ortamda kendini gülmek ve güldürmek zorunda hisseden bir “Metin Şentürk” sendromuna dönüşmüştü. Onun yanında başka, o yokken başka konuşuyorduk. O herşeyin farkındaydı ama oyunu bozmuyordu.
Sonra nasıl oldu, nasıl başladı bilmiyorum ama ben onu yavaş yavaş çok sevmeye başladım. Hayır o kanser olduğu için değil, sadece o olduğu için. Yani o aslında sevilesi, güzel, aydınlık, güçlü bir insan olduğu için. Sadece ben değil herkes aynı şeyleri hissediyordu. Toplantıların olmazsa olmazıydı. İnanılmaz bir zekası vardı, geldiği ortama ışığını da getiriyordu.
Arkadaşım ondan önce kendini ve hayatını bozuk para gibi harcarken, şimdi bambaşka bir insan olmuştu. Belki ilk defa gerçekten sevdiği ve sevildiği için, ya da belki de yaşanan olayın olgunlaştırıcı etkisinden sanki on yaş daha büyümüş akıllanmıştı. İnanılmaz çaba sarfediyordu, gündüz işte çalışıyor, akşam gelip birlikte yaşadıkları evin her türlü işini yapıyor, SSK hastanelerinde sıralara giriyor, kemoterapi ve ameliyatlarda onun yanından ayrılmıyordu. Sonra bir gün kendi ailesinin tüm karşı çıkmasına karşın nişanlandılar.
Günden güne bedeni yorgunlaşıyor, ameliyatla temizlenen o hücreler birkaç ay sonra vücudunun başka bir yerinde görünüyorlardı. Bio enerjiler, dualar, kombo çayları, ballar, herşeyi deniyorduk. Ama hastalık bizden bir adım ilerdeydi hep. O ise hastalığından çok başkalarına muhtaç olmaktan rahatsızlık duyuyordu. Geçenlerde “İçimdeki Deniz” filmini izlerken bir repliğe kafam takıldı. Oradaki kahraman şöyle demişti “Başka insanlara muhtaçsan mahremiyet diye birşeyin kalmaz.” Aklı yerinde ve gururlu bir insan için hayattaki en zor şey, başkalarından yardım istemek ya da en basit şeyler için başkalarına gereksinim duymaktır. Üstelik yetişkin bir insansanız ve en temel ihtiyaçlarınızı başkalarının yardımıyla yapıyorsanız utanmak, kendini beceriksiz, yararsız hissetmek de kaçınılmazdır. Ben de yaşadım bunu biraz ordan biliyorum. Bir dönem 6 ay kıpırdamadan yatmam gerekmişti ve gerçekten kendimi berbat hissetmiştim.
O da üçüncü ameliyatından sonra artık yürüyemiyordu. Halbuki Şirinevler’de onun çok hoşuna giden bir eve çıkalı daha birkaç ay olmuştu. Evi birlikte boyamıştık, umutluyduk, yeni bir ev yeni bir başlangıçtı ne de olsa. Oysa orası onun son evi oldu. Son aylarını tekerlekli sandalyede ve kendisine bakmaktan sıkılan aile yakınlarının kavgalarını dinleyerek geçirdi. Arkadaşım gündüzleri çalıştığı için memleketinden annesi babası ve kardeşi gelmişti ona bakmak için. Evet o ölüyordu, ama hayat herkes için devam ediyordu. Herkesin geçindirmesi gereken bir evi, gitmesi gereken bir işi, sürdürmek zorunda olduğu bir düzeni vardı. Söylemesi acı biliyorum ama herkes bu belirsizliğin bir an önce bitmesini bekliyordu.
O telefonun gelmesinden yaklaşık 2,5 yıl sonra bir Ağustos günü yine işte telefonum çaldı. Aynı arkadaşım “Erkan çok kötü, onu kaybediyoruz” dedi. O zaman ölümden, onu ölü görmekten, ne yapacağımı bilememekten korkmuştum, sanırım onun için oraya gitmek için akşamı bekledim. Sanki ben oraya akşam gitsem o da ölmeyecek beni bekleyecekti. Oysa oraya gittiğimde o bizi çoktan terk etmişti.
İnsan birini kaybedince onu bir daha göremeyeceğini hemen anlamıyor. Sanki biraz sonra içerideki odadan seslenecek, ya da kapıdan tekrar giriverecekmiş gibi geliyor. Ben de uzun zaman ne yaşadığımı anlamadım. Ta ki küçük bir tabuttaki cenazesini havaalanında görünceye dek.
O, hiç ağlamadı, sızlanmadı, kendini acındırmadı, “ama bu haksızlık ben daha 27 yaşındayım” demedi, kapris yapmadı. Ama biz hepimiz onu uğurlarken hüngür hüngür ağladık. Çünkü biliyorduk o buraya, bu dünyaya, bize ölümün hepimizin başına her an gelebilecek birşey olduğunu ve o ana korkmadan “adam gibi” gitmek gerektirdiğini göstermeye gelmişti.
Şirinevler’deki o son ev büyük bir çikolata fabrikasının tam arkasındaydı onun için ev çikolata kokuyordu. Bazen çikolata kokusu duyduğumda, Şirinevlerd’en geçtiğimde ya da ayakkabılıktan birşeyler ararken bana hatıra kalan o mavi şapka yanlışlıkla yere düştüğünde seni anıyorum Erkan. “Nur” içinde yat demiyorum, biliyorum yatıyorsun, çünkü sen yaşarken de biz o ışığı zaten görüyorduk. Sen, aslında bir deniz feneriydin, ışığını bizim için çok kısa süre yakıp sonra aniden söndüren
Bu yazı ilk kez Ağustos 2005’te Kahve Molası’nda yayımlanmıştır.

Sevgili Meltem çok dokunaklı çok güzel çok içten çok anlamlı ve bugün ki sorgulamalarıma hitap esen bir yazı olmuş. Sevgili Erkan nurlar içinde yatsın. Sen hep böyle etkili yazar konuşursun. Bu yazın karşıma dün gece izlediğim film “sen yaşamaya bak” filminin sonrası çıktı. Gelişimizde dönüşümüz gibi ihtişamlı olsun 🙏❤️
BeğenLiked by 1 kişi