County College

Camdan yeşil çimenlerin üstünde zıplayarak sağa sola koşuşturan tavşanlara bakıyorum. Hava soğuk ve puslu. İçmek mideme ve migrenime dokunmasa burada her gün içebilirim. Biraz olsun ısınmak ve güneşin yokluğunu hissetmemek için. Ders çalışmam lazım ama sadece uyumak istiyorum. Uyumak da unutturuyor her şeyi çünkü. Mutfak ve çalışma odası olarak kullandığım 4 metrekarelik odaya gidiyorum. Kaldığım yurt öyle büyük ve karanlık ki, ölsem ancak 10 gün sonra birisi farkına varır.

Binanın ortasında kocaman bir avlu var. Bina yukardan bakıldığında içi boş bir kibrit kutusuna benziyor. Tam ortasında ise belki altı yüz yıllık ve ancak 5-6 kişinin el ele tutarak etrafını çevreleyebileceği dev bir ağaç var. Ağacın artık 8 katlı binayı çoktan aşmış dal ve yaprakları, olmayan güneş ışığını karanlığa çeviriyor. Koridora açılan odaların kapılarından değişik kokular ve sesler geliyor. Su ısıtıcısına su koyuyorum. Tüm kattakilerin ortak kullandığı tuvalet ve duşlara yöneliyorum. Koridorda uzun boylu ve hep peştamala benzeyen bir etekle gezen Srilankalıyla karşılaşıyorum. Selamlaşıyoruz. O beni Müslüman olduğum için selamlıyor, bense karşılaştığım birini görmezden gelemediğim için. Odaya dönüp çayımı hazırlıyorum. Bugün ne yapmalı? Ne yaparsam yapayım bir gün önce yaptığımdan daha farklı olmuyor. Kampüsü dolaşmak, küçük marketten ıvır zıvır şeyler almak, artık raflarını bile ezberlediğim kitapçıda dolaşmak, kütüphanede makale aramak ya da ders çalışmak. Yaklaşık altı aydır sadece saatlerini değiştirerek hep bunları yapıyorum. Yaparken mutlu olduğum tek şey yemek yemek. Sanırım Romalılar kadar mutsuzum. Artık hiçbir elbiseme giremiyorum. Ama umurumda değil. En iyisi gidip posta kutusuna bakmak. Belki bir mektup gelmiştir. Yurtdışında yaşamanın en sıkıcı taraflarından birisi de gelen her mektuba aynı şeyleri yazmak. Yani herkese son günlerde neler yaptığımı ayrı ayrı yazmam gerekiyor. Üstelik yaptıklarım da hiç değişmezken. Paltomu giyip odadan çıkıyorum. Asansörü beklerken yurtta kalan Yunanlı kızlardan biri sanki ben onun canını çok yakmışım, sevdiği bir şeye zarar vermişim gibi nefret dolu gözlerle bana bakarak yanımdan geçiyor. Benimse onun ya da benim hangi milletten olduğu umurumda değil. Başkalarınca giydirilmiş davalardan kendi içime döneli çok oldu. Yaşadığım mutsuzluk hem çok bireysel hem çok evrensel. Avluyu geçip çamaşırhanenin yanında sola kıvrılan yolu takip ediyorum. Kampüsün maskotu tavus kuşu tüm bu alan ona aitmiş gibi mağrurca önümden geçiyor. Kampüsün merkezine geldiğimde her on kişiden sekizini çekik gözlü öğrencilerin oluşturduğu seyrek bir kalabalıkla karşılaşıyorum. Öğrenciler kollarının altında kitaplarla ikili üçlü gruplar halinde yürüyorlar. Ortalıkta bozuk İngilizceler senfonisi hâkim. Aksanlar çarpışıyor, herkes yenik. Bankanın önündeki para çekme makinasına gidip beş pound alıyorum. Kampüsün içindeki tek markete gidip, sepetimi hepsi zararlı bir sürü ıvır zıvırla dolduruyorum. Bölüme doğru yola koyuluyorum.  Üç kat merdiven çıktıktan sonra posta kutularının durduğu odaya giriyorum. M’den Z’ye olan kutuda iki tane zarf var. Üstlerini okuyorum. Bana değil. Merdivenleri iniyorum. Geldiğim yoldan geri dönüyorum. Kapıyı açtığımda odanın sıcaklığı karşılıyor beni. Şehir merkezindeki dükkândan 6 aylığına kiraladığım 37 ekran eski TV’yi açıyorum. Yalnızca 4 TV kanalı olan bir ülke burası. TV, tepesine koyduğum portatif antenle ancak kişilerin kadın mı erkek mi olduğunu anlayabileceğim kadar bir görüntü veriyor. Gölge oyunu diyorum içimden gülüyorum. Kendime sütlü çay hazırlıyorum. Masaya oturup önümde duran makale yığınına bakıyorum. Ne anlamsız birşey tez yazmak. Adı tez ama aslında hepsi daha önce yazılanların özetinden oluşan bir kolaj çalışması. İlk sayfaya “Bana bu çalışmayı yaparken destek veren tez hocam…” diye başlayan bir teşekkür cümlesi ve sonuna da yarım sayfa sonuç yazmak insana akademik bir unvan getirebiliyor artık. Bazıları bunu yapmaya bile üşenip, kütüphaneden bir tez seçiyorlar kendilerine. Sonra onu kısaltarak, değiştirerek atıyorlar altlarına imzalarını. Hatta işin en ilginç yanı bunu değerlendiren kişilerin bile en çok dikkat ettiği şey, bu çalışmanın sonucunda ne bulunduğu, ne gibi yeni bir görüş öne sürüldüğü değil, tezin sayfalarında yazıların sağdan ne kadar, yukardan ne kadar uzakta olacağı, hangi yazı karakteriyle yazılacağı, dipnotlarda  izlenecek sıra gibi format meseleleri oluyor. Yani her zaman ve her yerde görüntü içeriğin önüne geçiyor, aklın ürünü olan şeylerde bile. Yazılan yarım sayfalık sonuçlar ise genelde iki farklı modelin birleştirilip melez modeller haline getirilmesi, ya da her duruma farklı yaklaşılması gibi pazardan ıspanak alan Ayşe Teyze’nin de söyleyebileceği “contingency theory”leri ve “hybred solution”larla son buluyor. Çünkü yaşam insan aklının geliştirebileceği herhangi bir modele uymayacak kadar karmaşık ve muhteşem. Her zaman istisnalar var ve hep var olacak. Artı, eksi 5’lik sapmalar filan hikâye. Sapmalar da yaşamın kendisi çünkü. Dünyayı yerinden oynatacak bir teorin olmadıkça tez yazmanın ne anlamı var. Alacağın akademik unvanın getirdiği, “ben sizden daha çok çalıştım, sebat ettim, İngilizcem akademik metinleri kopya edecek kadar iyidir” narsist naraları ve biraz daha yüklü bir bordro dışında.

TV’de bir takım soluk renkli adamlar, kalın kravatları, acayip kesimli takım elbiseleriyle, saçları yataktan kalkmış gibi dağınık yine soluk yüzlü soğuk bakışlı kadınlarla bir cinayeti çözmeye çalışıyorlar. Girdikleri evler kasvetli, hava hep soğuk ve sisli. Bu ülkenin rüya prensesinin bile bir Mısırlıyla kaçmasına şaşırmamak gerek.

Odanın kapısı çalınıyor. Açtığımda Anıl’ı her zamanki kibar haliyle karşımda durur buluyorum. Yüz on kiloluk gövdesiyle, çocuklara masal anlatan masalcı ablaların çıkardığı ince yapmacık sese benzeyen sesi bir türlü uyuşmuyor. İnsan her duyduğunda yeniden irkiliyor. Anıl o kadar kibar ve iyi ki insan karşısında durup ona bakarken bile acaba farkında olmadan onu incitir miyim diye endişe duyuyor. Her zamanki gibi endişelerinden, tez hocasıyla yaptığı görüşmeden, bu tezi zamanında bitiremezse intihar etmeyi düşündüğünden falan bahsediyor. Onu yatıştırıcı, her gün söylediğimden farklı olmayan birkaç şey söyledikten sonra kahve yapmak üzere ocağa gidiyorum. O porselen beyazlığındaki teninin üzerinde korkuyla açılmış kocaman kahverengi gözleriyle bakarak beni hiç ilgilendirmeyen tez çalışmasından sözetmeye devam ediyor. Bana İsa’dan önceki dönemde din adamlarının giydiği elbiselerin renkleriyle, kutuplarda bulunan eski insanların üzerindeki giysiler üzerindeki benzerliklerden bahsediyor. Kahve biraz olsun sessizlik sağlıyor odada. Benim yaptıklarımla ilgili bir şeyler soruyor. Kısa cümlelerle geçiştiriyorum. Sıra fal bakmaya geliyor. O bana yollardan, aşklardan bahsediyor her gün, ben de ona büyük başarı kazanacağından, yüksek mevkilere çıkacağından. Her gün söylediklerimiz aynı olmasına karşın, ikimiz de seviniyoruz. O ders çalışmak üzere odasına gidiyor.

Anıl çok ağır bir depresyon geçiriyor. Ama her ikisi de Tıp Profesörü olan anne babası bile umursamıyor bunu. Belki de asıl sebep bu. O adının önüne o iki harfi koyamadan huzur bulamayacak hiçbir zaman. Odasında gizli gizli sigara içiyor. Kilolarca çikolata yiyor. Uyanık kalmak için kafein tabletleri alıyor. Onun için üzüldüğümü fark ediyorum. Oysa benim durumum da ondan pek farklı değil. İkimiz de sürgündeyiz. Tek fark onu ailesinin göndermiş olması. Bense bu sürgünü kendim seçtim. Ha, bir de kafein tableti kullanmıyorum. 

Dışarıda yağmur başlıyor yeniden. Televizyonu kapatıyorum. Masaya oturup gelişigüzel bir makaleyi okumaya başlıyorum. Muhasebenin bir bilgilendirme sistemi olarak nasıl kullanılacağını anlatıyor. Önemli yerlerin altını çizip, notlar çıkarıyorum. Kolaj çalışmalarında kullanmak üzere. Derin ve yoğun bir sıkıntı boğazıma yerleşmeye başlıyor. Ne zaman bu makaleleri okumaya biraz uzun zaman ayırsam, aynı şey oluyor. Sıkıntı boğazımı sıkan bir el haline dönüşüyor. Öyle bir an geliyor ki sanki bütün vücuduma inme inmişçesine betonlaşıyorum ve nefes alamıyorum. Bu ne kadar sürüyor bilmiyorum ama bana o kadar uzun geliyor ki büyük bir panikle kendimi zorlayarak bu halden kurtulmaya çalışıyorum. Şu anda hemen buradan kalkıp nefes almam lazım diye düşünüyorum. Hem de hemen. Yoksa, yine o felç hali gelip üzerime oturacak. Kalkıp camı açıyorum. İçeri ıslak bir hava doluyor. Anlaşıldı bugün daha fazla çalışamayacağım. Hasır bir sepetin içinde gelişigüzel duran mektup yığınına elimi daldırıp, günün şanslısını belirliyorum. Artık okunmaktan yıpranmış mektuplardan biri geliyor elime. Satırlarını bile çoktan ezberlediğim bir mektup bu. Yeniden okumaya başlıyorum.

“… Çok düşündüm sana ne yazacağımı, belki ne yazmam gerektiğini. Uzun zamandır böyle bir sürpriz yaşamadığımı mı? Joan Baez’in dediği gibi anıların elmaslar ve pası getirdiğini mi? Yoksa yazmamalı mı? Olası pek çok seçenek var ve her birinde senin kapılacağın düşünceler.

Bütün yaşamı ölümlerle, ayrılıklarla, haksızlıklarla geçen o güzelim insanlardan biri Ritsos’un ölmeden önce Atina’da Özdemir İnce’ye söylediği gibi: “HAYATIMIZ GÜZELDİR, DİKKAT ET HAYAT DEMEK İSTEMİYORUM, HAYATIMIZ GÜZELDİR.” …”

Son cümleyi yüksek sesle okuduğumu, ancak kendi sesimi duyup irkilince fark ediyorum. Bir kez daha mırıldanıyorum öyle olduğuna inanmak istermiş gibi, “hayatımız güzeldir.”

Mektubu katlayıp zarfa koyuyorum. Kendimi sandıklar dolusu çeyizi olup da hiç evlenmemiş yaşlı bir kadına benzetiyorum.  Naftalin kokusuna gömülmüş umutlar gibi bu eskimiş mektuplar. Tüm yaşanmamışlıkları hayatımın, bu satırlarda artık sadece bir kez daha okunacakları günü bekliyorlar. Film olamamış bir senaryo gibi.

Oda açık camdan iyice soğumuş. Camı kapatmaya gittiğimde yağmurun camın önündeki kahverengi dar divanı da ıslattığını fark ediyorum. Hava çoktan kararmış. Ama yine de hiçbir vakit tam karanlık olmuyor. Böyle başlayan bir şiir geliyor aklıma. Uykum yok. Geceyi yaşamayı seviyorum. Televizyonda bu ülkenin sessiz azınlığına yönelik filmler başlamış. Asla kabul edilmeyen, sadece görmezden gelinen bu kara tenli insanlar eğer kendi ülkelerinin dilinde bir şeyler izlemek istiyorlarsa, gecenin geç saatlerini bekliyorlar. Elleriyle yaptıkları o serçe çırpınışına benzer dansları ve filmin sonunda kızla oğlanın bütün acılardan geçerek mutlu sona ulaşmasını seviyorum. Bu ülkeye geldim geleli çektiğim renk özlemini de gideriyorum, kırmızılı, sarılı, mavili giysilerle. Film bitiyor. Saat sabahın üçü. Benim göz kapaklarım ağırlaşmaya başlıyor. Kalkıp kapının arkasına astığım takvime bir çizgi daha çiziyorum. Yeni bir “eski” güne başlamak üzere kendimi yatağa bırakıyorum.

Bu yazı ilk kez 2003’te Düşle Edebiyat’ta yayımlanmıştır.