Size de olmuştur mutlaka, ya da olmadıysa olacaktır bir gün. Bir zamanlar çok sevdiğiniz, çevirip çevirip dinlediğiniz bir kaseti, taptığınız bir şiir kitabını ya da öle bayıla aldığınız size çok yakışan bir kazağı gün gelir, sırf size o güzel günleri anımsatıyor diye bir kenara atıverirsiniz. Atıverirsiniz, çünkü o güzellikleri paylaştığınız insan artık yaşamınızda yoktur ve bir daha da hiç olmayacaktır. Unutmanın en kolay, en acısız yoludur bu. Ama yaşamdan çıkarılan her şey de, bir boşluk bırakır geride. Zaman geçer, hafızanın üstü tozlanmaya başlar, gözler başkalarını görür, dudaklar başka şarkılara eşlik eder, yeni bir moda gelir, bir hırka alıverirsiniz bu sefer. Tam da her şey yoluna girmişken, örneğin karınızın ya da kocanızın koluna yatmış, elinizdeki gazeteye göz atarken, yani en savunmasız anınızda, radyoda “o şarkı” başlayıverir. İşte bu, sırtından vurulmaktır. Ne kalkıp radyoyu kapatabilirsiniz, ne de gazetede okuduğunuz yazıyı anlayabilirsiniz artık. Üstelik koluna yattığınız kişi de o anki duygularınızı en anlatmamanız gereken kişidir. Olmaz ya çoğu zaman, hadi oldu da, o da sizde bir değişiklik olduğunu farkedip “nen var senin ?” diye sorduğunda, cevabınız hazırdır : “Neyim olacak canım, hiiiiiç.”
Şimdi ben bunları niye yazıyorum diye merak edenler için, konuyu daha fazla uzatmadan yukarıdaki mizansende, beni elimdeki gazeteyi okumaktan bir anda vazgeçiren şarkının bir Alan Parsons Project klasiği olduğunu yazayım. Şarkıyı duyup irkildiğimde aklıma aralıklarla ve kopuk kopuk yaşanmış oniki yıllık bir dönem geliverdi. Sonra farkettim ki epeydir bu grubu bilinçli olarak dinlemiyorum. Ben de düşündüm, hem grubu ve şarkılarını tanıtacak, hem de benim, bakiyesi kırmızıya dönmüş hesabımı kapatacak bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Alan Parsons Project’le ilk tanışmam malum kişi sebebiyle 1985 yılında olmuştu. Aldığım ilk kaset -ki hala duruyor- “Vulture Culture”dı. Hatırlıyorum da bütün bir yaz, Kumla’da denizi seyrederken balkondan, hep o kaseti dinlemiştim. Oysa grubun geçmişi bundan 9 yıl öncesine dayanıyormuş, sonradan öğrendim. Alan Parsons daha önce Pink Floyd’un ve Abba’nın albümlerine ses mühendisi olarak imza attıktan sonra, Eric Woolfson’la tanışır. İkili sadece bir çalışmada bir araya gelmeye karar verip, Edgar Alan Poe’nun kitabından yola çıkarak “Tales of Mystery ve Imagination”ı yayınlar 1976’da. Bu albüm gerçekten de taşıdığı temayı çok iyi yansıtan bir albüm bence, çünkü asla evde yalnızken bu albümü dinleyememiştim o zamanlar. Aklıma Poe’nun, karısını öldürüp duvara gömen adamın, karısının kedisi yüzünden yakalandığı öyküsü geliyordu hep.
Başlangıçtaki niyetlerinin aksine, bu albümden sonra da ikili birlikte çalışmaya ve üretmeye devam eder. İsimlerinde yeralan “project” kelimesinin hakkını da sonuna kadar verirler, çünkü çıkardıkları her albüm, temasından, albüm kapağına, ses efektlerinden, şarkı sözlerine kadar bir projedir gerçekten. Daha sonra sırasıyla, Issac Asimov’un çalışmalarınından yola çıkarak “I Robot” (1977), Msır piramitlerinden ve arkasında yatan mistik düşüncelerden yola çıkarak “Pyramid” (1978) ve kadınları konu alan “Eve” (1979)’i çıkarırlar. Buraya kadar daha çok ses efektleriyle süslenmiş enstrümantal şarkılarla yol almışken, bir sonraki albüm olan “Turn of A Friendly Card” (1980) balladları da içeren bir senfonik rock albümüne dönüşür. Albümün teması kumar ve kader üzerine oturtulmuştur. “Eye in The Sky” 1982’de yayınlanır ve grubun ticari başarıyı yakalamasını sağlayan albümdür aynı zamanda. Ana tema yüksek teknoloji ve onun getirdiği sürekli bir izlenme, gözetlenme duygusudur. Benim en sevdiğim şarkılarından birisi olan Amonia Avenue ise bir sonraki albüme adını vermiştir. 1984’de yayınlanan albümün teması gün geçtikçe birbirinden uzaklaşan ve ruhsal olarak yalnızlaşan modern toplum yapısı ve ilişkilerdir. 1985’teki “Vulture Culture”, modern iş dünyasını ve ilişkilerini temalaştırmıştır. Albümde yeralan “Pipeline” gibi bazı enstrümantaller, o yıllarda TRT’deki pek çok programın da fon müziği olmuştur. Taşları farklı şekillerde kesmek anlamına gelen “Stereotomy” albümü 1986’da yayınlanmıştır. Albüm acıyı bile hissetmeyecek kadar ağır bir depresyonun izlerini taşımaktadır. Bunu 1987’de yayınlanan “Gaudi” izler. Ünlü İspanyol Mimar Antonio Gaudi’nin hayatı ve eserlerinden yola çıkarak hazırlanan bu albüm unutulmaz güzellikte şarkıları içermektedir. Özellikle, sekiz dakika süren “La Sagrada Familia” adını aldığı katedral gibi başlı başına bir şaheserdir. Bir sonraki albüm Freud’un eserlerinden, psikoanalizden ve rüyalardan yola çıkarak hazırlanan “Freudiana”dır. Burada bahsedeceğim son albüm “Try Anything Once” (1993) ise benim dinlediğim son albümleri oldu. Albüm bence gerçek bir müzik şöleniydi. En sevdiğim parçalardan biri olan “Jigue” benim fırtına öncesi sessizliğime eşlik etti bilmeden.
Sonra yazının başlangıcında bahsettiğim derin bir unutuş dönemine geçtiğim için, ne 1999 yılında çıkardıkları “The Time Machine” albümünü satın aldım ve dinledim -üstelik başlı başına adı da çok tehlikeliydi-, ne de İstanbul’da verdikleri konsere gittim. Şimdi bir şarkının anımsattıklarıyla bu yazıyı tamamlarken, “o şarkı”dan bir kaç dizeyi yazmak istiyorum :
“Görebildiğim kadarıyla,
Bana yaklaşan gölgeler var,
Ve geride bıraktıklarıma
Bilmeni isterim ki
Sen hep benim en derin düşüncelerimi paylaştın
Nereye gitsem beni takip ettin
Ve yaşlanıp, akıllandığımda
Acı kelimeler benim için anlamsızdır
Sonbahar rüzgarları ta içimden esecektir
Ve bir gün zamanın sisi içinde
Seni tanıyıp tanımadığımı sorduklarında
Gülümserim ve benim bir zamanlar arkadaşım olduğunu söylerim
Ve gözlerimdeki üzüntü hafifler
Yaşlanıp akıllandığımda…”
Ben şimdi bir fincan çay alacağım elime ve camdan yağmurun yağışını seyrederken bu şarkıyı dinleyeceğim. Size de tavsiye ederim. Benim hesabım kapandı. Ya sizinkiler ?
*Yaşlı ve bilge
Bu yazı ilk kez 2004’te Düşle edebiyat Dergisi’nde yayımlanmıştır.
