Bir gece yarısı tek başıma Victoria Station’dan bindim bizi Paris’e götürecek otobüse. Elimde ne bir adres, ne bir harita, ne de yolculuğa çıkan tüm Avrupalıların ellerinde bulunan seyahat kitaplarından vardı. Sanki bir aşkı terk eder gibi elimde bir bavul- içi Türkiye’dekilere götürdüğüm hediyelerle tıka basa dolu- kafamda da o güne kadar oluşmuş Paris imgeleriyle çıktım bu yolculuğa.
Gecenin bir vaktinde Dover’a geldik, otobüsten inmemizi söylediler, pasaport kontrolünden sonra Manş’ı geçeceğimiz feribota bindik. Feribot yolculuğundan sonra Calais’de bir restoranda mola verdi otobüs. Kahve ve kruvasan kokusu hala burnumda. Ve sabah sanırım yedi civarında bir metro istasyonunun önünde tamamlandı yolculuğumuz.
Sıcak bir Paris sabahında, elimde bavulla metronun önünde kalakaldım. Ne şehrin neresinde olduğumu biliyordum, ne de nereye gideceğimi. Metronun gişesindeki adama bir günlük dolaşım için bilet vermesini söyledim bozuk yetersiz Fransızca’mla. Metro çok pisti, amonyak kokusuyla karışık nemli bir hava ciğerlerime doldu. Biraz sonra gelen trene bindim. Vagonun tepesinde çizili hata ve duraklara şöyle bir baktım. Birden Gare de L’East’de inmeye karar verdim. Belki yaptığım yolculuk doğuya doğru olduğu için belki de hiç nedensiz. Kocaman bir istasyonda buldum kendimi. Kalabalıkta insanlar sağa sola yürüyorlardı. Gardan çıktığımda önümde uzanan geniş meydanın çevresindeki binalarda tek tük otel tabelaları fark ettim.
İlk gittiğim oteli bir zenci işletiyordu. Lobidekileri ve adamın bakışlarını sevmedim, çıktım oradan. Sonra orta yaşlı suratsız bir kadının işlettiği başka bir otele geldim. Kadına pasaportta doğum yerimde yazan şehrin, soyadım olmadığını anlatana kadar epey mücadele ettikten sonra küçük odama çıkabildim.
Paris’teydim, aşıklar şehri Paris’te. Ama yalnızdım ve önümde istediğim gibi geçirebileceğim 4 günüm vardı. Ne kimse beni tanıyordu, ne de ben kimseyi. Hiç bir randevum, verilmiş sözüm, alınması gereken siparişim yoktu. Burada olduğumu bilen kişi sayısı bile birkaç kişiyi geçmezdi. Bir şehirle bir insanın birbirini keşfetmesi için ideal bir konumdaydım yani. Dört güne, Champs Elysees, Zafer takı, Eyfel, Sacre Couer, Moulen Rouge, Pigalle, Pantheon gibi kişinin gidip de görmezse ayıplanacağı bildik yerleri, Louvre’da Mona Lisa’yı ve Afrodit’i, Musee d’Orsay’ın o güzel mimarisini ve Van Gogh’u da sığdırdım. Aralarda kalan zamanlarda ise bol bol kruvasan yiyip, sokak cafelerinde oturdum, La Boheme’de kahve içip Ernest Hemingway’i düşünürken, bir Amerika’lıyla sohbet ettim. Benim buraya yalnız geldiğimi öğrendiğinde, “Bravo! Korkmuyor musunuz böyle bir şehirde?” dedi. Ben de “bu hayatta sadece kendimden korkuyorum” dedim. Gülümsedi. Sonra Jarden du Luxembourg’da bir bankta yanıma orta yaşlı bir Fransız oturdu. Uzun uzun hayatını anlattı bana. Sonra birlikte dolaşmayı teklif etti. Onu nazikçe reddettim. Kalktı uzaklaştı. Ona “bakın ben tüm yaşadıklarımı ve tanıdıklarımı unutmak için burdayım ve yeni insanlara yeni öykülere hele hele yeni tenlere açılacak gücüm yok” demek istedim. Ama Fransızca’m ancak “Malheureusement j’ai une rendez vous avec ma copain” (Üzgünüm ama arkadaşımla randevum var.) demeye yetti. Yılmaz Güney’in ve Jim Morrison’un yattığı mezarlıkta dolaştım, Hugo’nun evini ziyaret ettim. Ne yazık ki benim orada olduğum dönemde henüz “Köprü Üstü Aşıkları” filmi çekilmemişti. Eğer öyle olsaydı sanırım sırf bir günü Pont Neuf’e de ayırabilirdim.
Yürüdüğüm her sokakta okuduğum kitaplardaki Paris görüntüleri bana eşlik etti. Keşke Attila İlhan’la Paris’i dolaşsaydık diye geçirdim içimden.
Beni Almanya’ya götürecek treni beklerken son gece, garı süpüren bir Malatya’lı elimdeki Hürriyet Gazetesi’ni görüp yanıma geldi. “Bacı yolculuk nereye?” dedi.
Önce Almanya’ya oradan da memlekete dedim. Memlekete ….
Bu yazı ilk kez mayıs 2004’te Kahve Molası’nda yayımlanmıştır.
