Orda Bir Köy Var Uzakta!

Ama o köy bizim değil, gitmediğimiz, görmediğimiz ve yaşamadığımız için hem de! Cumhuriyetin kuruluş dönemine ait romantik milliyetçiğin bir göstergesi olan bir yaklaşımla bize öğretilen bu şarkı gerçeği yansıtmıyor çünkü.

Madem biz gitmiyoruz, görmüyoruz, orada yaşamayı mecbur kalmadıkça düşünmüyoruz, hatta mecbur kaldığımızda da gitmemek için kırk çeşit katakulli yapıyoruz o zaman o köy bizim değil!

Sadece köy de değil üstelik, orada yaşayanları da bizden saymıyoruz. Hem onlar orada yaşamaya hiç şikayet etmeden devam etsinler istiyoruz, hem de her gün televizyonlardan, internetten batıda ve büyük şehirlerde yaşamanın gerçek olmayacak kadar güzel ve şaşaalı örneklerini pompalıyoruz. Sonra da burası artık eskisi gibi değil, çok göç aldı, gelirken kendi geleneklerini de getirdiler, şehre uyum sağlamadılar diye birbirimize yakınıyoruz.

Bu yazıyı yazma sebebim tipik bir kentli beyaz Türk olarak Ankara’nın doğusuna bu yaşıma kadar, mecbur olmadıkça gitmemiş olmam ve tam bir turist modunda tadımlık bir gezi ile oraları, o uzaktaki, hani bizim olan yerleri sonunda görmem.

Gittiğimiz her yerde bizi gezdiren rehberler sürekli olarak o şehrin çok eski olduğundan, nice farklı uygarlıklara ev sahipliği yaptığından ve tüm dinlerin beşiği olduğundan bahsettiler. Aslında söylemek isteyip de açıkça söyleyemedikleri ise “sen şu anki perişan, yağmalanmış, ihmal edilmiş haline bakma, aslında eskiden burası harikaydı” idi. Burada bahsedilen eski ile yeni arasındaki tek fark bizim – artık bu bizi Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti ya da İslamiyet olarak yorumlama özgürlüğünü size bırakıyorum- bu şehri almamızla birlikte kültürel yağmalamanın başlaması. Bunu hepimiz bilsek de yokmuş gibi yapıyoruz, orada da rehberleri dinlerken yine öyle yaptık.  Ancak yine de ne zaman güzel bir yapının, bozulmamış bir mabedin kökenini sorsak aldığımız yanıt bu eserin hep bizim dışımızdaki dinlere, ırklara, kökenlere ait kişilerce yapılmış olduğuydu. Ne üzücü bir durum!

Güney Doğu Anadolu gerçekten görülmesi gereken bir yermiş. Demirel’in “Gap’ı gaptırmam!” dediği kadar var yani. Kültürel ve stratejik öneminin yanı sıra, doğal güzellikleri inanılmaz.  Ama kesin olan bir şey var; o da o topraklarda doğmanın, büyümenin ve yaşamanın insanı hayata başka bir gözle bakmaya mecbur bırakması. Beş gün boyunca şehirler arasında seyahat ederken gördüklerimi kısaca şöyle özetleyebilirim: kızgın güneş, göz alabildiğine bomboş topraklar, otlayan keçiler, koyunlar, arada bir yol kesip kimlik kontrolü yapan jandarma ve bolca yalnızlık.

Bu yazıya Hasankeyf’de mola verdiğinizde oralı bir yerel rehberin anlattığı anektotu da eklemek istedim. Yıllar önce -muhtemelen 1960’lar- dönemin başbakanı ve Bakanlar Midyat’ı ziyaret etmek için yola çıkmışlar. Daha Midyat’a varamadan Hasankeyf köprüsünde on bin kişilik bir kalabalık yollarını kesmiş. Başbakan ve Bakanlar arabalarından çıkmışlar ve bu kalabalığı kendilerini karşılamaya ta buraya gelen Midyatlılar zannedip, “ne zahmet ettiniz de buraya geldiniz, biz zaten size geliyorduk” demişler. Halktan biri demiş ki “ağam biz Midyat’tan gelmedik, biz buralıyız!” Başbakan ve Bakanlar etrafa bakmış, bir ev ya da yerleşim yeri yok. “Nerde yaşıyorsunuz?” diye sormuşlar. Halk içinde yaşadıkları, kayalara oyulmuş yüzlerce mağarayı gösterince gözlerine inanamamışlar! “Bu devirde halkın mağarada yaşaması bizim ayıbımız.” demişler ve onların emriyle Hasankeyfe köy evleri yapılmış!

Şimdi bu evler de su altında kalmış, ama hakkını vereyim devlet ilk defa bu insanlara çok güzel bahçeli ve modern villalar yapmış. Tek sorun her ev birbirinin aynı olduğu için sokağa çıkan yaşlıların sık sık kaybolması ve kendi evleri diye başka evlere gitmeleriymiş.

Bölgede gezdiğimiz pek çok cami aslında kilise olarak yapılmış ve yıllar içinde camiye dönüştürülmüş. Şu anda bu topraklarda toplam 300 Süryani kalmış, oysa geçmişte Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların ve Türklerin yan yana yaşadığı bu zengin kültür, nedenini hepimizin çok iyi bildiği ama açıkça dile getirmekten kaçındığı olaylar ve durumlar nedeniyle zamanla yok olmaya yüz tutmuş. Daha da üzücü olansa, onlardan kalan güzelim evlere bizim sonradan görme zevksiz elimizin değmesi ve örneğin harika bir balkonun üzerine iki sıra sıvasız tuğla ile gecekondu apartmanları oluşturmamız.

Örneğin Hatay’da topu topu 20 yıl hüküm süren Fransızlardan kalan harika binalar parmakla gösterilirken cumhuriyet döneminde geçirdiği neredeyse 75 yıllık dönemde bu güzellikte bir yapı yapmadığımız gibi son yıllarda aldığı göçler nedeniyle şehir gerçekten derme çatma evlerden oluşan bir ucubeye dönmüş.

Biraz da sosyolojik analiz yapalım. Geziye gittiğimiz ekibin çoğunluğunu yurtdışında yaşayan ve yazları buradaki yazlıklarına gelen gurbetçiler oluşturuyordu. Yaşanan döviz kuru artışından ötürü kendilerini suçlu hissedip, biz yerleşik Türklere biraz da acıyarak çay paralarını vermeye, sokaklarda dilenen ya da mendil satan çocuklara 50 TL’lik banknotlar dağıtmaya çalıştılar. Konuştuğumuzda hiçbirinin Türkiye’ye dönmek istemediklerini, Avrupa’da kim olursa olsun kuralların herkese aynı şekilde uygulandığını ve artık buna alıştıktan sonra bu kaosta yaşayamayacaklarını söylediler. Bu gezilere gelirken pek bir şey okuyup araştırmadan geldiklerini ve hatta bazı yerleri Fransız ya da Alman komşuları “sen orayı nasıl bilmezsin?” diye ayıpladığı için görmek istediklerini de utanarak söylediler.

Gezilen yerlerde en çok ilgi çekenler tabii ki müzeler, tarihi eserler değil, çarşılar, ciğerciler, telkariciler, kahveciler ve benim hiçbirinden haberim olmadığı halde, onların yurtdışında heyecanla takip ettikleri Türk dizilerinin çekildiği konaklar oldu. Rehber milattan öncesine ait heykelleri, mozaikleri anlatırken sıkıldılar, ancak Halfeti’de tekneyle gezerken, hep bir ağızdan “Özcan Deniz işte burada boğulmuştu” diye heyecanla fotoğraf çektiler. Biz camilere girmeyip onları dışarda beklerken, onlar da Cahit Sıtkı Tarancı’nın müze olan evine girmediler, zaten kim olduğunu da bilmiyorlardı.

En çok Mardin’i merak ederek gittiğim bu gezide, Mardin fazlasıyla turistik bir yere döndüğü için aradığım şeyleri bulamadım. Ama Urfa’ya, Midyat’a, Halfeti’ye bayıldım.   Göbeklitepe ise başka bir yazının konusu olacağı için şimdilik burada bir yorum yapmıyorum. 1990’larda Esra Erol’un programına çıkan ve simsiyah boyalı saçlı, o ortamda kendisini rahat hissetmemesinden kaynaklanan aşırı nezaketli Kahta’lı Mıçı sayesinde adını duyduğumuz Kahta’dan bir gece vakti geçerken, ışıl ışıl mağazaları, sokaklarda kadın erkek rahatça dolaşan gençleri ve yol kenarlarındaki parkları gördüğümde, kafamda tozun toprağın içinde derme çatma evlerden oluşan Kahta imajı da yok oldu. Viranşehir’de yemek molası verdiğimizde hiç de viran olmadığını gördük. Demek istediğim kısa sürede görebildiklerim kafamda canlandırdığım doğu fotoğrafından olumlu anlamda çok farklıydı.

Sanırım sadece Diyarbakır’da biraz tedirgin oldum. Çok sıcak, çok kalabalık, çok iç içeydi her şey. Gerçekten duydum mu, yoksa ben mi uydurdum emin olamadım ama daracık sokaklardan grup olarak kafamızda şapkalar, elimizde fotoğraf makineleri ile turist modunda geçerken yoksulluktan dökülen bir demirci dükkanı önünde oturan 3-5 kişiden birinin arkamızdan “bunları öldürmek istiyorum” dediğini duydum ama yanılmak istediğim için geri dönüp bakmadım.

Bu gezide en unutamayacağım an ise gecenin üçünde 600 metre boyunca yürüyerek Nemrut’a tırmanmak ve güneşin doğuşunu izlemekti. Hayatımda ilk defa bir dağın tepesine bu şekilde çıktım ve insanların neden dağcı olduklarını anladım. İnsan orada kendisini çok güçlü, her şeyi yapabilecek “ omnipotent” hatta ölümsüz hissediyor. Bütün dünya göz alabildiğine metrelerce aşağıda ve sanki dünyanın tek hakimi sizsiniz! Gerçekten çok güzel bir duyguymuş. Daha genç olsaydım sanırım döner dönmez ilk iş dağcılık eğitimi alırdım. Bu yazıyı şöyle bitireyim:

  1. Hem aynıyız, hem çok farklıyız, hem ortak değerlerimiz var, hem çok temel bazı değerlerimiz tamamen zıt, aynı sınırlar içindeyiz ama diller, kültürler farklı.
  2. Merkezi bir devlet anlayışının orada başarılı olması zor, çünkü kültürle, geleneklerle, dille, hatta dinle bile doku uyuşmazlığı var.
  3. Evet buralar yıllarca ihmal edilmiş ve bu dile getirilince de oturun oturduğunuz yerde denmiş.
  4. Haliyle artık kimse bunu kabul etmiyor
  5. Biz nasıl şehirlerde, mahallelerde yaşanan göç nedeniyle değişen ortamdan şikayet ediyorsak, onlar da Suriyelilerden aynı şekilde söz ediyorlar.
  6. Bu bölgelere gerçekten yatırım yapılmadığı, eşit ve adil eğitim ve yaşam fırsatı sağlanmadığı sürece o köy hiçbir zaman” bizim “ olmayacak…

Bu yazıya da bir sıra gecesi vazgeçilmezi yakışmaz mı, bence yakışır, gelsin o zaman “Nemrut’un Kızı”