“Ellerini ellerimin üstüne koy onsekiz
Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma
Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı
Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz”
Soğuk ve yağmurlu bir Ekim günü kızlarımı okula gönderdikten sonra yorganı kafama çekip müzik eşliğinde hayaller kurmayı planlarken, bilgisayarımda aniden onun ölüm haberini gördüm. Bir anda 20 yıl öncesine döndüm, içimdeki hüznü nereye koyacağımı, nasıl ifade edeceğimi bilemediğim, geceleri nefes alamayarak acile gittiğim, hayattan büyük şeyler, mucizeler beklediğim ama yine hayat karşısında korkudan bacaklarımın titrediği yıllara.
Kitap okumayı her zaman sevdim, ama o yıllarda açık büfede hayatında ilk kez gördüğü yemeklere saldıran, hepsinden tatmak isteyen aç bir insan gibiydim. Henüz bir tarzım, sevdiğim yazarlar listesi falan yoktu yani. Elime ne geçerse okuyordum. Evimiz kitap doluydu.Babam bizim için “henüz” sakıncalı olduğunu düşündüğü kitapları daha üst raflara dizerdi. Ama nedense ben ilk onları okurdum. İnce Memed’i okuduğumda ortaikinci sınıftaydım. Onları okumak büyümek demekti, belki de ondan. İşte bu raftaki kitaplar arasında Attila İlhan’ın dört beş kitabı vardı. Babam o zamanlarda Attila İlhan’ı politik görüş yelpazesinde eskiye oranla daha sağa kaydığı için okumuyordu, ama yine de kitaplarını almıştı. Benim elimde “Fena halde Leman”ı gördüğünde, “iyi yazardır ama o da ortama uydu” demişti. Sonra da eklemişti “biraz müstehcen değil mi o kitap senin için?” diye. Bense sadece gülümsemiştim.
Tabii beklendiği üzere “Fena halde Leman” beni fena çarptı. O şaşkınlığı üstümden henüz atamamışken bir arkadaşımın elinde “Bıçağın Ucu”nu gördüm. Böylece Attila İlhan benim sevdiğim yazarlar listesine girdi. Herkesin aksine ben onu “Ben sana mecburum”la tanımadım yani. Şiirlerini okumam daha sonradır. Şiirlerinin özel bir ritmi bir melodisi vardır, insan bilmese bile hemen anlar onun şiiri olduğunu. Ama pek çok yazarın aksine düzyazıda da son derece akıcı bir dili vardır. Keskin bir gözlem becerisi de cabası.
Okuyanlar bilir Haco Hanım tiplemesi o kadar başarılıdır ki insan onu tıpatıp gözünde canlandırabilir. Bence lezbiyen ilişkiyi pek çok feminist yabancı yazardan daha başarılı bir şekilde anlatmıştır. Birbirine dokunmanın sakıncalı olduğu ilişkilerde şehvetin ne kadar gizlenmek istenirse istensin, insanların yüzüne bir hastalık nöbeti gibi ani bir terleme ve yüz kızarmasıyla yansıdığı gözleminin ne kadar gerçekçi olduğunu yıllar sonra bunun bir örneğini gözlemleme fırsatı bulduğumda anlayıp, Attila İlhan’a hayran olmuştum. İş yerinde bir erkekten bir başka erkeğe giden elektriğin titreşimlerini hissedip onlara baktığımda yüzlerindeki kızarmayı ve terlemeyi farkedip kendi kendime gülümsemiştim.
Buket Uzuner’in Attila İlhan’a ithaf ettiği “Kumral Ada Mavi Tuna”sında evin entellektüel dayısı, şair gazeteci Doğan Gökay kendi hayatıyla ilgili şunları söyler:
“Hürriyet zaruretlerin idrakidir der Marx. Sorumlulukların idraki on altı, on yedi yaşıma denk düşer. O zamandan itibaren şuurlu olarak şahsi hayatımdaki sorumlulukları kısıtlı tutarak özel hürriyetimi genişletmişimdir. Öncelikle “sahip olmak” denen mefhumu silmişimdir hayatımdan. Şimdi ellili yaşlarımın sonlarını yaşarken ne kendime ait bir gayr-ı menkulüm, ne de amval-i menkulem vardır.”
“Ne kadınlar girdi hayatıma… Evrensel olan, hangi sınıf ve ırktan olursa olsun kadınların erkeklerle her konuda giriştikleri haklı yarışı bir tek yatakta kaybetmekten zevk almaları ve buna gönüllü olmalarıdır.”
“Açıkçası kimseye borcum, minnetim yoktur ve bu büyük bir hürriyet, tabii büyük bir yalnızlıktır!”
İşte böyle, bir ölüm haberi bana bunları anımsattı, üzgünüm ama yine Attila İlhan’ın “zeynep beni bekle” de yazdığı gibi çok iyi biliyorum ki:
“hayat akıp gidiyor olsam da olmasam da”
Güle Güle Atilla İlhan…
*11 Ekim 2005’te Attila İlhan’ın ölüm haberi üzerine yazdığım eski bir yazı…
