Onu ilk kez İzmir Fuarı’nda görmüştüm. Bordo tunik ve pantolonuyla, boynundaki beyaz incilerle, masallardan çıkmış bir kahramana benziyordu. Türkiye’deki sol hareketin belki de son altın yıllarıydı o zamanlar. Sene 1976-1977 olabilir. Anımsayamıyorum tam olarak. Sahneye çıktığında seyirci kendinden geçmişti. Herkes aynı idealizm ve umutla “bir şeylerin değişebileceğine”, hatta şarkı, şiir gibi gücün ve şiddetin önünde her zaman yenilmeye mahkum naif araçlarla değiştirilebileceğine inanıyordu o zamanlar. Henüz cinayetler gündelik hale gelmemişti.
Annem ve babam umutla şarkılarına eşlik ediyorlardı, bense her zaman bezgin, coşkularını kaybetmiş, aile içi tartışmaların ve bozulmasından ölesiye korktukları o küçük düzenin kısır döngüsüne kendini kaptırmış bu iki insanı böyle umutlandıran şeyin ne olduğunu merak ederek onları izliyordum sessizce. 9-10 yaşlarındaydım “Tamirci Çırağı“nı ilk kez söylediğinde o. O gün ve hâlâ ağlayarak dinlerken bu şarkıyı, çoğunluğa inat, aşkın yaş, ırk, dil, din, cinsiyet, ait olunan sosyal sınıf ve eğitim düzeyi gibi tüm kısıtlamaların üzerinde olduğuna inanıyorum şimdi de.
Okumaya devam edin Benim Cem Karaca’m